SİYAH BEYAZ HİÇLİK



Sartre’ın deyimiyle varoluş özden önce gelir. Peki, ya hiçlik özden önce gelebilir mi? İnsan önce hiçliğin içinden geçmeli mi? Ya da varoluşun kuyularından sularını, yalnızca hiçliği yudumlarken mi idrak edebilir. Hiçlik bize varoluşun bilincine hesap sorulduğu, bir tür yargı mahkemesi midir?                  Hiçliğin duvarları, beyaz, saydam ve tuzla kaplıdır. Varoluşun tadı ise bu tuzun bilincini yedirmek içine işlettirmektir. Katışıksız olan varoluşun, özden önce hiçliğe köle oluşu, hiçliği bir efendi yapmaktadır. Bilincin yalnızca varoluşu yücelterek, peşinden sürüklenmesi ona ayrı bir lütuf göstermemiştir. Bilincin kilidini açan, demir sürgülü, deliksiz ve su geçirmez kapısını aşındıran hiçliğin odasında, heybetli boşluğa kendini bırakmalıdır. Hiçliğe büyük bir kefaret ödemek zorunda kalan varoluş, kendini, bilincini ve ruhunu, hiçliğin derin sonsuz ve boşlukla dolmuş sularında, önce boğması, sonra suya susuz kalması ve dudakları kan çanağına dönene kadar, çölün ruhundan şerbetine adak adaması gerekmektedir. Hiçliğin büyüleyici suçsuzluğu, varoluşun arsız yüzsüzlüğüyle, donuk donuk bakışlar karşısında, yalnız sonsuz bir iç çekişle son bulacaktır.                 Varoluşun altında kabuğu kırılmış, salyangoz kılıklı ruhsuzların, öz hakkındaki aldatmacalı çığlıkları hem gökte hem de yeryüzünde yankılanacaktır. Bir zamanlar hiçliğin yüceliğine leke sürmüş olanlar, soğuk ve derin bir sessizlikle, varoluşun artık hiç ışımayan gözlerini karartmışlardır. Hiçliğin dili yoktu, kendini yüce varoluşun aşağılanmalarına karşı savunamamıştır. Fakat hiçlik utangaç tavrını yineleyerek, varoluşun heybeti karşısında, öze bir ışık bakış saçmaktan başka bir şey yapamamıştır. Özün derisine en yakın yer olan bilinç, dik kafalılığıyla hiçliğin dalgasına kapılmayı bile umursamamıştır. Varoluşun bereketli ve zehirli sularından bile seve seve içmiştir. Sonsuz kayboluş ve aynılığın cazibesine kapılan benliğin kararmış yüzünü daha da aşağıya indirmiştir. Fakat böylesi bir kayboluşun deliliğinde, yalnız hiçliğin kanatlarıyla dalınabilir göklere ve sıcak mavilere... Bu kanatlar bir baykuş bilgeliğinde mavileri, sönmüş gezegenleri, ışığın kaybolmuş yolunu dahi bulabilir. Yüzü, bedeni ve ruhu arsızca yoksul kalmış ben, özünü aramaya çıktı. Bir yandan da varoluşun mutlak zindanlarında hapsolmuş, bir an bile olsa hiçliğin sularında ayaklarını gezdirmemiştir.

       Bir çıkış ancak, öze hiçlikle varmak için; bedenin öylesine düşkün sıradan varlığını bir başına bırakmalı, hiç müdahale etmeden eylemi dahi ortadan kaldırmalı, hatta hiç susamak bile istememelidir. İstenci hem kör hem de sağır etmeli, ağma bir yığın olarak bırakmalı dar soğuk bir odada… Bir irade ki bu irade, özün varoluşuna karanlık, şimşekli ve öfkeli bulutlarına yağmuru sokmak ve birden yeryüzüne kaçırmak gibi hamleler yapabilir.

                          Önce yok ol, ol ki özün ancak kendi elinden olabilsin.

                Sonra var ol, ol ki varlığın yüceliği gözlerini daha yakmadan kör etsin.

                       Hakikat yalnız lodosla gelen yağmur damlalarıyla biriksin,

                       Sonra birden boşalsın sağanak gibi tüm aynılığın dehşetine.

                                        Bir ben, bir ruh soyunsun,

                              Sudan bir balık, buluttan bir nem olana kadar…

                         Nemin yalnız senin olsun, yağmak istediğinde yağdır,

                       Şimşekler bile çaktır, dar semtlerin yüzsüz kalabalığına.

                              Kurakta bile başına fındık kadar doluları düşür,

                   Düşür ki var oluşun asil ama bir o kadar kibirli heybetini yerle bir etsin.

                                 Sana daima haddini bildirecek bir boşluğun,

                                          Ölümü arzulayan tutsaklığın

                                  Ve gözleri dolu dolu yağan hiçliğin olsun.

      Hiçliğe duyduğum bu acınası hayranlık, sıradan hayatın içinde beni kör soluklardan söküp çıkaran, inandığım tek Mesih oluşudur. Aynılığın korkunç yüzünü gördükten sonra, hiçliğe olan karşılıksız saygım, onu günün belirli saatlerinde ziyaret etmelerim ve uzun dinleyişlerimdir. Saygılı ve temkinli bir şekilde, ona olan sessiz ve soğuk güvenim, varoluşun sönmüş ışığından bile gerçektir. Birçokları tüm bu iç karartan söylemlere haksız bir aldatmaca diyecektir. Nasıl olurda varoluşa kafanı çevirir, hiçliğe gözünü dikersin. Gözümden ışıyan mavi, kahve ve koyulu yeşilli dallarla sarılmış dünyam, hiçliğin dokunulmaz fırtınasına ve kayboluşuna hiç bu zamanki kadar büyülenmemişti.              Yüzümü çevirdim, hem siyah hem beyaz satranç taşlarlarıyla doldurdum benliğimi, varoluşu kapı dışarı ettim, hiçliği ise başköşeye koydum. Buna cüret ettim, hem de büyük bir ihanetle… Hiçliği varoluşa efendi, var oluşu ise hiçliğe köle ettim. Hem birbirine muhtaç hem de derinden bir bağlılıkla, tanrısal kutsamayla doldurdum derinliklerini. Yüzlerini hep değiştirdim, birbirlerini hep bir yabancı gibi görsünler diye. Siyahın hiçliğini, boşluğunu ve sessizliğin yeşermeyen o ağacını budadım, budadım da beyazın kurumayan okyanuslarında, sancılı girdabın koyu saydam ve çılgın kalabalığında, kaçırdım akıllarını hem de yalancı bir ışıkla.

     Yalnız gözümü aydınlığa kapatıp, kapatıp da hakikatin yüzyılda bir görünen, o şanlı ve sönük ışığını avuçlayan hiçliğe gebe bıraktım. Böylece varoluş hiçliğe gebe kaldı. Duyulmasın yan yana bile konuşulmasın dediler, fakat hakikat yalnız susturulduğunda konuşabilirdi.


Resim: https://sanatlibiblog.com/gorsel-sanatlar/illustrasyon/yalnizligi-ve-hicligi-siyah-beyaz-illustrasyonlariyla-betimleyen-daehyun-kimden-20-calisma/


#hiclik

 

Yazar: Sevgi OZAN 

2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör