SİNEMA- FELSEFE AÇISINDAN “THE PURGE” KATHARSIS

Güncelleme tarihi: 11 Tem 2020

Görüsel malzeme kaynaklarının derin bir karanlıkla çevrelenmiş olması tuhaftır. Bu, psikolojik yaratım tarzında gördüğümüzün tam tersi bir durum olup, bu belirsizliğin istemli olup olmadığından kuşkuya düşeriz. (Jung, 2017, s.123)


Genel olarak sanat objelerinin, özneler üzerindeki etkisi günlük hayatta karşılaşılan sıradan nesnelerin etkisinden elbette farklıdır. Bu özel etkiyi Jung, ‘karanlık’ metaforunu kullanarak betimleniştir. Bu karanlık, bir belirsizlik içermektedir ve malzemeyi üreten sanatçının ortaya koyduğu obje üzerinden çözümlenmeyi beklemektedir. Bu çözümleme aynı zamanda objenin değil, sanatçının düşünsel serüveninde çözümlenmesi anlamına gelecektir. Yaratıcı bir sanatçının düşünce yapısı, sıradan düşünce yapısından farklılık göstermektedir. Sanatçı, toplumsal yapı/yapıların analizini farklı bir gözlemle yapabilen dahası bu yapıyı sembolleştirebilen yeteneğe sahiptir. Este Kardinali [Ippolito], Aristo’ya Orlando Frioso’su hakkında şunu soruyordu: “Üstad Ludovico, tüm bu lanetli malzemeyi nereden aldınız?” Kendisine benzer bir soru sorulan Raphael, bunu ünlü mektubunda kendisinin bir ‘ide’yi ele geçirmeye çalıştığı şeklinde yanıtlamıştır” (Hegel, 2012, s. 278-280). Buna göre sanatçı ide’yi ele geçirebilendir. İde’yi ele geçirmeyi başarmış sanatçı özne, onu dönüştürerek tekrar sunma yeteneğine sahip olduğundan, izleyicinin bilinç ve bilinçaltına rahatlıkla dokunabilir. Bu bağlamda konumuz olan sinema sanatı bakımından, öncelikle bu idenin nasıl ele geçirilerek dönüştürüldüğü (sembolleştirildiğini) ve tekrar sunuluşunun bir irdelemesini yapmak gerekmektedir.

Sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak, birden fazla sanatçı öznenin işbirliğini içermektedir. Bu işbirliği, sanatçı öznelerin basit görev dağılımı ile işe katkısından farklı olarak, ortak yaratım sürecidir. Bu süreç sanatçı öznelerin algı ve anlamlandırma süreçlerinin karşılaştığı ve yaratılmak üzere ortaya konan objeye birden fazla sanatçının dokunduğu bir süreçtir. Bir sinema filmini düşündüğümüzde, senarist, yönetmen, ışık, ses ve tüm prodüksiyon ekibinin objeye katkısı, post prodüksiyon sonrası efekt, ses gibi özelliklerin objeye eklenmesi, konusu ve etkisi itibari ile üzerinde ortaklaşa fikir birliğine varılmış bir objenin algısının farklı görünümleridir. Bu algı süreci, ortaya konulması hedeflenen objenin özünü değiştirmeden çoğaltılmasını içermektedir. Bu çoğaltma, hayal gücünü gerektirdiği gibi, aynı zamanda objenin özüne ait verileri, ilgili materyaller ile zenginleştirilmesiyle mümkün olabilir. Sanatçılar arası objenin çoğaltılması ile ilgili bir örnek olarak, radyo tiyatrolarını gösterebiliriz. Senaryo, seslendirme ve efekt-ses’in kullanıldığı radyo tiyatrosu, en az dört özne arasında karşılıklılık gerektirmektedir. Bu karşılıklılık: Senarist’in hayal dünyası, oyuncunun ses özelliklerini kullanarak senaryodaki karakterlere ruh kazandırması, efekt ve müziğin doğru zaman ve yerde kullanılması, dinleyicinin hayal dünyasında canlanan mekan, zaman ve tüm fiziksel özellikleri içermektedir. Sinema sanatı ise izleyicinin hayal dünyasını kontrol edebilmektedir. Bu durumda seyircinin hayal dünyası, hiçbir sanat objesinin yapamadığı kadar net bir şekilde ele geçirilmektedir. Ancak bu ele geçirme, sadece ve sadece olanı zihinlere bire bir vermek değildir. İzleyicinin ele geçirilen hayal gücünü tekdüzelikten kurtaran bir altüst etme halidir. Bu altüst etme, görünenin ardında ki görünmeyene ilişkin şifrelerin sunulması ile gerçekleşmektedir. Görünmeyene ilişkin izleyiciye aktarılan mesaj ise, Jung’ın ifadesi ile “Kolektif Bilinçdışı”nın varlığı ile algılanabilir duruma gelebilir Jung:

Kişisel anılarla ilgisi olmayan fantezilerin (…) bilinçdışının insanlığın ortak ilksel imgelerinin uykuda beklediği, daha derin bir tabakasındaki dışavurumlarla ilgilenmemiz gerekmektedir (…) Bu keşif kavrayışımızda yeni bir ileri adımdır: Bilinç dışındaki iki tabakanın kabul edilmesi. Kişisel bilinçdışıyla kişi-dışı ya da ben-ötesi bilinçdışı arasında bir ayrım yapmamız gerekir. İkinciyi kolektif bilinçdışı olarak adlandırmaktayız, çünkü bu kişisel olan her şeyden uzaktadır ve her yerde bulunabildiği için bütün insanlarda ortaktır (Jung, 2016, s. 83).

Sinema vermek istediği mesajı kolektif bilinçdışı ile girdiği etkileşim sayesinde, zihinlere aktarabilmektedir. Görünenin ardında ki görünmeyen ilişkin şifreler, ortak imgelere dayanabilmektedir. İnsanlık tarihinden bu yana toplumların kültürlerine ait imgeler aktarılabilir özellikte olduğundan, günümüze kadar ulaşmıştır. Jung, “İlksel imgeler insanlığa ait en eski ve en evrensel “düşünce formları”dır. Bunlar duygular olduğu kadar da düşüncelerdir” demektedir (Jung, 2016, s. 83). Bu formların sanat yolu ile tekrar dönüştürülerek seyirciye aktarılması ise, mesajın sinema sanatına özgü ifadesidir.

Mükemmel şiirin gücü insanoğlunun yaşamından gelir; anlamını kişisel faktörlerde arayacak olursak tamamen yanlış sonuçlara varırız. Kolektif bilinçdışı, yaşayan bir deneyime dönüşüp bir çağın bilinçli görüntüsüne uygulandığında, bu olay bütün bir tarih açısından önemli bir yaratıcı hareket haline gelir. Bir sanat eserinin onlarca kuşağa bir mesaj olması mümkündür (Jung, 2017, s. 131).

Sinemanın ilettiği mesajın muğlaklığının giderilmesi ve izleyici tarafından çözümlenebilir oluşunun dayanağı olarak kolektif bilinçdışının sanatçı tarafından bilinçli bir şekilde uyarılmasını göstermemiz mümkün. Sinemayı büyülü kılan onun kolektif bilinçdışına verdiği mesaj değil o mesajı nasıl sanata dönüştürerek ilettiğidir. Bu dönüştürme yansıtma-yanılsamayı içeren bir teknikle sunulabilir ve bu teknikle sunulanı görsel şölene dönüştürecek olan izleyicidir. Görsel algı, yansıtma ve yanılsama içerikli bir deney, izleyicinin bu serüvene nasıl dâhil olduğunu bize anlatmaktadır:

Deney sırasında denek kişiler, sözde ışık etkileri karşısındaki duyarlılıkları ölçülmek üzere bir projeksiyon perdesinin önüne oturtulmuşlardır. Denemenin yöneticisinin her konumunda bir asistan perdeye çok hafif ışık yansıtmış, ardından bu ışığın yoğunluğunu yavaş yavaş yükseltmiştir. Denek kişilerden, ışığı algıladıklarında bunu söylemeleri istenmiştir. Ancak zaman zaman, yöneticinin komut vermesine karşın, perdeye hiç ışık verilmemiştir. Ama deneye katılanlar yine de ışık görmüşlerdir. Olayların birbirine bağlanmasına yönelik kesin beklenti, gerçekte sanrıların oluşmasına yol açmıştır. Sihirbazlar, bizlerde bu türden yanlış algılamalara yol açma bakımından herhalde en becerikli kişilerdir. Bu kişiler, alışılmış durumlarla ilintili bir dizi beklenti tasarımını bilinçli olarak uyandırırlar; bunun sonucunda hangi noktada yanıldığımızı söyleyemeyecek konuma geliriz (Gombrich, 1992, s. 201).

Sinema, yansıtma ve yanılsamanın payını hesap ederek seyirciye sunar. İzleyici algısının yanılsaması ve beklentisi aynı zamanda sanat objesinin de (sinema), hedefine vararak tamamlanmasını sağlamaktadır. Sinemayı ilgi çekici kılan ise yukarıdaki deneyde açıklandığı gibi, seyircinin hangi noktada yanıldığını açıklayamamasından kaynaklanmaktadır.

Sanatçı tarafından kolektif bilinçdışının sanat objesine katılarak, izleyiciye yansıtma ve yanılsama öğeleri ile birlikte sunumu, sanatın önemli işlevlerinden biri olan, Aristoteles’in katharsis kavramının izleyenler üzerinde nasıl gerçekleştirildiğini açıklıyor gibidir. Katharsis (catharsis) purification (temizleme), Aristoteles anlayışında, özellikle duyguların trajedideki, acıma ve korku gibi öğeleri vasıtası ile arınmasını sağlamaktadır (…) estetik açıdan ise sanat objesi bu arınmayı sağlar” (Runes, 1942, s. 47). Aristoteles, bu sayede öznelerin arındığını ifade eder “"Tragedyanın ödevi, uyandırdığı acıma ve korku duygularıyla ruhu tutkulardan temizlemektir" (katharsis)” (Aristoteles, 1987, s. 22). İnsanların sahip olduğu ruhsal tutkular yaşantılarının ve başka yaşantılardan edindikleri tecrübeler sayesinde gerçekleşebilir. Bu tecrübeler, kültürel faktörlerin tüm verilerini de içerebilir. Bu veriler içerisinde, dinsel, örf ve adetler, toplumsal yaşantılar, ortak tarih, mitleri saymamız mümkün. Sinema, tragedya gibi sanatların daha önce de ifade ettiğimiz üzere, kolektif bilinçdışına dönüşen bu verilerin sanat tarafından tekrar sunulması, bunlara ilişkin duygu durumlarının da arındırılmasını sağlamaktadır. Bu halde katharsis sanat yolu ile toplumsal travmaların objeleştirilerek (trajedi ve sinemada olduğu gibi) öznelere sunulması yolu ile gerçekleştirilebilmektedir. Konumuz itibari ile sinema açısından Katharsis ve kolektif bilinçdışını açıkça bizlere yansıtan, temmuz 2018’in üçüncü haftasında vizyona giren, senaryosunu James DeMonaco’nun yazdığı, Gerard McMurray’ın yönettiği “The First Purge” “İlk Arınma Gecesi” adlı filmi irdelemek yerinde olacaktır.

DeMonaco’nun birkaç seriden oluşan ve başlangıç hikâyesini The First Purge, (İlk Arınma Gecesi) adlı filmle izleyiciye sunulmuştur. Hikâye, Amerikan hükümetinin ekonomik açmazlarını konu edinmektedir. Bu ekonomik açmazlar, kendilerine Yeni Kurucu Babalar dedikleri bir yönetim tarafından çözümlenecektir. Sosyologlar, hükümet yöneticileri ve toplum mühendisleri bir politika belirler. Bu politikaya göre, Amerikan hükümetinde ekonomik olarak düşük seviyede olan seçilmiş bölgelerinde bir arınma gerçekleştirilecektir. Arınma medya ve topluma, başlangıçta davranış bilimcinin tasarladığı politik hareketten uzak psikolojik bir deney olarak tanıtılır. Deney, suçlular, ekonomik olarak düşkün kimselere arınmaları için bir fırsat sunulacağı vaadi ile başlar. Çeşitli bölgeler de protesto edilse de, Yeni kurucu Babalar seçmenlerine olan sözlerini yerine getirecek, Amerikan rüyasını tekrar canlandıracaktır. Deney, seçilmiş bölgede on iki saat boyunca tüm suçların serbest kalmasını, bu süreç içerisinde kolluk kuvvetleri ve hastanelerin tamamen pasif bırakılmasını hedefliyordu. Böylece insanlar birbirlerini öldürebilecek bu sayede ruhsal arınma yaşayacaklardı. Ancak bu hareketin cesaretlendirilmesi için hükümet kontrol grubuna para teklif eder ve onları kontak lenslerine yerleştirdikleri çip ile takip etmeye başlar. Böylece suçluların gözünden geceyi net bir şekilde takip edeceklerdir. Sirenin çalması ile birlikte deney başlar, başlarda katılım yoktur bu hükümetin canını sıkar. Daha sonra ruhsal olarak arınmak isteyen birkaç suçlu cinayet gerçekleştirse de yine katılım hükümetin istediği oranda değildir. Ancak bu sonuca karşı bir ikinci plan mevcuttur. Hükümet, halk üyesi olarak gösterdiği kendi ordusu ile yoksulların bulunduğu binalara girerek toplu katliam gerçekleştirir.

İlk arınma gecesi, bahsetmiş olduğumuz üzere, toplumsal travmaların sanatsal olarak objeleşmiş halidir. Filmde, dikkat çekici kavram ve öğeler kolektif bilinçdışı şifrelerini bize göstermektedir. Bu şifrelerden ilki, hükümeti kuran Yeni Kurucu Babalar ismidir. İnsanın kökeni din ve ikonoloji tarihine baktığımızda, filmde hükümetin, kutsal olanla özdeşleştirildiğini görmekteyiz. İncil, Yeni Antlaşmada Yuhanna, İsa mesihi müjdeler “İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Elohim kuzusu” (Yuhanna, 2013, 1/29). Artık dünyanın bir günahı olmayacaktır ve tüm günahlar İsa Mesih tarafından üstlenilecek, tüm acıyı insanlık adına o çekecektir. Filmde Yeni kurucu Babalar bu misyonu üstlenmiş gözükmektedir. İnsanların birbirini öldürmesi artık inanışa göre günah ve suç olmaktan çıkacaktır. İnsanların birbirine gösterdiği çeşitli vahşet görüntüleri tüm açıklığıyla bir biçimde perdeye yansır.

İkonoloji tarihini incelediğimizde, klasik sanattan farklı olarak vahşetin sergilenmesi resim sanatı aracılığıyla olmuştur. Avrupa da 13 ve 16. Yüzyılda devam eden geç ortaçağ döneminde, “Tezhipçiler iğrenç hadım işlemlerinin yanı sıra canlı çocuğun yenilmesini resmetmekten çekinmediler ki bu sahneler klasik temsillerde hiç gösterilmezdi. Bu yamyamlık imgesi geç ortaçağ sanatında kabul edilen bir tür olacaktır (…) Goya sayesinde herkesin tanıdığı dehşet verici Satürn ve hadım işlemi örneğin Giulio Romano’ya atfedilen Villa Lante fresklerinde hala görülebilir” (Panofsky, 2012, s.123). Daha sonraki dönemler de ise başta film sektörü ve diğer sanat dallarında, şiddetin çeşitli görünümleri açıkça sergilenmektedir. The first Purge ve diğer bölümlerinde ise şiddetin çeşitleri yine sembolik anlatımlarla ekrana yansıtılır. Şiddetin objeleştirilerek seyirciye yansıtılması onun hareketi ve izleyenler üzerindeki etkisi sinema sanatının incelikli etkisini ortaya koymaktadır.

Gılles Deleuze’un, (1925-1995) çalışması Hareket-İmge adlı eserde yer alan Duygudan-Eyleme: İtki-İmge başlığı altında bahsetmiş olduğu, “Kökensel dünyalar” ın perdeye yansıması şiddetin, insan zihnindeki mekansızlığının anlaşılması için tekrar okunabilir.

Eylem-imgenin gerçekçiliği, duygulanım-imgenin idealizminin karşıtıdır. Ama yine de ikisi arasında, birincilik ve ikincilik arasında, “dejenere” duyguya ya da “embiriyonik” eyleme benzeyen bir şey vardır (…) Bunlardan ilki, (…) Herhangi mekânlar-Duygular ikilisi içinde gelişecektir. İkincisi ise, Belirlenmiş ortamlar Davranışlar ikilisi içinde gelişecektir. Ama ikisi arasında tuhaf bir ikiliyle karşılaşırız: Kökensel dünyalar-Temel itkiler. Kökensel bir dünya herhangi bir mekân değildir. (…) Söz konusu olan ister bir ev, ister bir ülke ya da bölge olsun, bunlar coğrafi ve toplumsal, gerçek aktüelleşme ortamlarıdır. Ama parça ya da bütün olarak, sanki içeriden kökensel dünyalarla iletişim kurar gibidirler. Kökensel dünya dekorun yapaylığıyla (…) olduğu kadar, korunmuş bir bölgenin otantikliğiyle de (hakiki bir çöl bakir bir orman) kendini gösterebilir (Deleuze, 2014, ss. 165, 166).

Deleuze’e göre, eylem-imgenin gerçekliği, onun idealize edilmesinden elbet farklıdır. Bahsetmiş olduğumuz üzere Sinema bu bağlamda idealize edilmiş duyguların mekansızlığını, perdede mekansallaştırarak gösterebilir ve katharsis sağlanabilir. Böylece arınma, kökensel dünyalar ile ilişki kurmuş gibidir.

Kökensel dünya kendisine tutarlılık kazandıracak bir yasadan yoksun değildir. Bu her şeyden önce taslaklardan ve parçalardan yapılmış Empodokles’in dünyasıdır. Boyunsuz başlar, yüzsüz gözler, omuzsuz kollar, biçimsiz jestler. Ama bu aynı zamanda, her şeyi bir organizasyon içinde değil de, tüm parçaları uçsuz bucaksız bir çöplükte ya da bataklıkta, tüm itkileri de büyük bir ölüm itkisinde aynı noktaya yakınsatarak bir araya getiren bir kümedir. O halde kökensel dünya aynı anda hem radikal bir başlangıç hem de mutlak bir sondur; ve en sonunda en dik yamacın yasasını izleyerek, birini diğerine bağlar, birini diğerinin içine koyar. Öyleyse bu çok özel bir şiddetin dünyasıdır (bazı açılardan, bu radikal kötülüktür); ama başlangıçla, sonla ve yamaçla, zamanın kökensel imgesinin, Kronos’un tüm acımasızlığının ortaya çıkmasını sağlama becerisine sahiptir (A.g.e, s. 166).

‘Çok özel bir şiddetin dünyası’ olan Kökensel dünya, imgeleri veya parçaları izleyenlerin Jung’un ifadesi ile kolektif bilinçdışı ile ilişkiye giriyor gibidir. The First Purge filminde bu dünya ya ait parçalar, analitik olarak bize bu dünya hakkında fikir sağlatmaktadır. Filmin afişinde şeytanın simgesi olan boynuzlu başlık kullanılmaktadır. Şeytan imgesi, insanlık tarihi ile birlikte imaj olarak sürekli değişen niteliğe sahiptir. “Bilinçdışı kolektif içeriklerin yansıtılmasında neredeyse istisnasız bir şekilde karşılaşılan arketiplerden biri, gizemli güçleri olan “büyücü şeytan”dır (…) Bu şeytan imgesi, Tanrı anlayışında en alt ve en eski evrelerinden birini oluşturur” (Jung, 2016, s. 116). Böylece şeytan imgesi, tüm insanlarda ortak bir kavram olarak kötülüğün sembolü haline gelmiştir. Filme de yine karakterlerden biri, özgürlük heykeline ait bir imge taşımaktadır. Arınma, özgürlüğe (karharsis) uzanan bir yolculuktur. Diğer taraftan Amerikan bayrağı dekorlu silahlar, gaz maskeleri, seyirciye, holocaust’ı tekrar hatırlatmaktadır. Deleuze; “Anımsamalar ve keşifler; “belleğin dirilişleri” ve “figürlerin yardımıyla yazılan gerçekler” diyerek belleğin sinemadaki ikinci rolüne dikkat çeker (Deleuze, 2016, s. 54). Düşünürün bellek üzerine önemli belirlenimi, ortak imgelerin aynı düşünceleri oluşturması sebebiyle (özgürlük anıtı, şeytan, Amerikan bayrağı vb.) çeşitli imgelerinin yine kolektif bilinçdışı ile bağıntısından söz edebiliriz. Bu sayede, sanat objesi olarak karşımıza çıkan sinemanın imgesel iletisi ortak düşünüşü hedeflemektedir. Bu halde hali hazırda öznelerin belleği sinemanın araçlarından biri olarak düşünülebilir. Bellek olmaksızın vermek istenilen mesaj etkisiz kalacak, hatta özneye ait katharsis gerçekleşmeyecektir. Aristoteles, bellek ile ilgili olarak şunları ifade eder: “Belleğin soyut nesnelerle ilgili olan yetenekleri de yalnızca tasvir resmi aracılığıyla mümkündür; yani anlaşılacağı üzere bellek sadece dolaylı düşünmenin bir yeteneğidir ve aslında merkezi algı gücünün yeteneğidir” (Aristoteles, 2007, 450a/450b). Yine Aristoteles’in, Katharsis kavramını düşündüğümüzde, trajedi aracılığı ile sağlanan arınmanın dolaylı düşünme ve bellekle ilişkisini kurmamız mümkün. Çünkü; “şimdi de bellekten söz etmek mümkün değildir, (…) şimdiki ile ilgili olarak algıyı, gelecekle ilgili olarak beklentiyi ve geçmiş ile ilgili olarak da belleği devreye sokarız. Bu nedenle her tür bellek zaman ile ilintilidir” (Aristoteles, 2007, 450a). Katharsis bakımından, eğer, sahnelenen şimdi de ise ve bir algılanan olarak, beklenti ve belleği uyararak Katharsis sağlayabilir. Aristoteles’in bellek hakkındaki söylemleri ile birlikte Jung’un kolektif bilinçdışının bellekle ilişkisini de göz önünde bulundurduğumuzda, uyaranın sadece bilinçli belleğe değil, çağrışım yolu ile bilinçdışını da uyardığını söyleyebiliriz. Böylece, Katharsis kolektif bilinçdışı sayesinde olanaklı olabilir. Çünkü hali hazırda objenin yansıttığı ortak hal durumlar bellek ile ilintili kolektif bilinçdışına gönderilerek bu duyguların arınmasını sağlatabilir.

Ele almış olduğumuz, The First Purge ve Katharsis, hem sanat objesi olarak hem de seyirci açısından iki görünümlü arınmayı bizlere sunmaktadır. Sanat objesi olarak film konusu itibariyle, bir yok edişi, kültürel ve ekonomik holocaust yani arınmayı seyircilerin zihinlerine mesaj yoluyla gönderirken, ikinci olarak, seyirci, Aristotelesçi anlayışta, izlediği trajedi karşısında (bir sanat objesinin etkisi bakımından) arınma gerçekleştirmektedir. The first Purge, İkinci dünya savaşından sonra Nazi Almanya’sında Yahudilere yönelik uygulanan soykırımın, Amerika da gerçekleşen ekonomik görünümünü hafızalara çağrıştırmaktadır. Günümüzde halen var olan kültürel ve ekonomik çatışmalar, hükümetlerin bu çatışmalara yönelik politikaları dolaylı yoldan beyaz perdeye bambaşka anlatımı ile yansıtılmıştır. İzleyici, gerçeklik ve ideal dünya arasındaki yolculuğunda, birçok soru işareti ve beklentinin çözümlenmesi ile de baş başadır. Sanatçının ele geçirdiği gerçekliğe ait idenin, form değiştirmesi, onun gerçeklikten pay aldığı gerçeğini değiştirmeyeceğinden, izleyici açısından da kurgunun gerçeklik beklentisini artırmaktadır. Bu beklenti, izleyicinin bir kurguyu gerçekleşebilirmiş gibi algılamasına sebep olabilmekte ve filmin etkisini arttırabilmektedir. Gerçeklikten pay alma ve beklenti oluşturmaya yönelik kurgu beyaz perdenin en büyülü özelliklerinden biridir. Sinema izleyici olmadan tamamlanabilir bir sanat objesi değildir. Bu açıdan ancak izleyenin payı ile tamamlanabilir gözükmektedir. Buna göre, bir filmi bilinç olarak düşünürsek, bir başka bilinç olmadan kendini gerçekleştirmeyeceğini ifade edebiliriz. Kurgu izleyenin algısına yönelik sembolleri içerdiğinden, izleyici payını da kurguya dâhil eder. Nitekim Katharsis, sağlatan tragedya’nın da özü budur.

Kaynaklar:

Aristoteles (2007) Aristoteles, Derleyen: K. H. Ökten, İstanbul: Say.

Aristoteles (1987) Poetika, çev: İ. Tunalı, İstanbul: Remzi.

Deleuze, G. (2016) Proust ve Göstergeler, çev: A Meral, İstanbul: Alfa.

Deleuze, G. (2014) Sinema I Hareket-İmge, çev: S. Özdemir, İstanbul: Norgunk.

Gombrich, E, H. (1992) Sanat ve Yanılsama Resim Yoluyla Betimlemenin Psikolojisi, çev: A. Cemal, İstanbul: Remzi.

Hegel, (2012) Estetik, çev; T, Altuğ, H. Hünler, İstanbul: Payel.

İncil (2013), İncil, İstanbul: GDK Yayın

Jung, G, J. (2016) Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme, çev: İ. Hakkı Yılmaz, İstanbul: Pinhan.

Jung, G, J. (2017) Ruh İnsan, Sanat, Edebiyat, çev: İ. Hakkı Yılmaz, İstanbul: Pinhan.

Panofsky, E. (2012) İkonoloji Araştırmaları, çev: O. Düz, İstanbul: Pinhan.

#Sinema #Felsefe #Katharsis

 

Yazar: Derya ÖLÇENER

256 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör