Feminist Perspektiften COVID-19 Pandemisi ve “Kendine Ait Bir Oda” nın Kırılganlaşması




“Her birimizin eline yılda beş yüz pound geçerse ve kendimize ait odalarımız olursa; özgür yaşarsak ve düşündüğümüzü aynen yazacak cesarete sahip olursak; ortak kullanılan oturma odasından biraz çıkabilirsek (...)

ilişkimizin sadece erkekler ve kadınların dünyasıyla değil, gerçeklerin dünyasıyla olduğunu bilirsek, o zaman bizlere fırsat doğacaktır.”

(Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda)

Virginia Woolf, 20. yüzyılın en önemli modernist romancılarından ve İngiliz edebiyatında “bilinç akışı” tekniğini en iyi kullanan yazar ve eleştirmenlerden biridir. Woolf, romanlarında kadın hakları, sınıfsal farklılık, aşk, özgürlük, evlilik gibi meseleleri karakterlerin yaşamları ve hayat mücadeleleri çerçevesinde ilmek ilmek işlemiştir. Ayrıca 1929 yılında yayımladığı “Kendine Ait Bir Oda” başlıklı eseri ise feminist hareketin başucu kitapların biri olmuştur. Bu kitabında Woolf, kadınların bir Shakespeare gibi yazamadıkları eleştirisini ele almış ve bunu kadınların içsel yetenekleriyle değil; tarihsel, eğitsel, kültürel ve sosyal düzlemdeki eşitsizliklerle temellendirmiştir. “Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir” (Woolf 2013: 40) şeklinde belirten Woolf, kadınlara para kazanmalarını, kendilerine ait bir odalarının olmasını ve zihinsel sınırlarını aşıp özgürce yazmalarını öğütlemiştir. Aslında burada “kendine ait bir oda” söylemi kadının kendisini erkeğin egemenliğinden kurtarmasını, para kazanmasını ve kendi ayakları üzerinde durabilmesini simgeleyen bir metafora dönüşmüştür.

Feminizm, Woolf’un üzerinde durmuş olduğu gibi kadınların kendilerini erkek boyunduruğundan kurtarmalarını, kendi hayatlarının özneleri olarak bireysel özgürlüklerini edinmelerini savunan ve cinsiyet eşitliğine dayanan bir yaklaşımdır. Feminist hareket, toplumsal cinsiyet olarak kavramsallaştırılan kadınsı ve erkeksi oluşun ortaya çıkarmış olduğu kalıp yargılar ve patriyarkal sistemin uyguladığı cinsiyet ayrımcılığı ile uzun yıllardır mücadele etmektedir. Kalıp yargılar, bir gruba ilişkin bilgi, inanç ve beklentilerimizi içeren bilişsel yapılardır (Kunda, 1999). Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları ise kadın ve erkeğe yüklenen eşitsiz roller ve beklentilerle ilgilidir. Örneğin kadınların duygusal olması beklenirken, erkeklerin güçlü olması beklenir ya da ev işlerini kadınların yapması uygun görülürken, tamir işlerini erkeğin yapması uygun görülür. Bunun gibi erkek ve kadını iki farklı ve eşitsiz kutuplarda değerlendiren bu kalıp yargılar, kadını ikincilleştirerek, erkeğe bağımlı ve onun kölesi haline getirmektedir. Feminist hareket, kadınların erkek egemen toplum içinde yaşamış oldukları, tarihsel, eğitsel, psikolojik, sosyo-kültürel, ahlaki, ekonomik ve politik sorunların toplumda cinsiyet eşitliğinin sağlanmasıyla çözüme kavuşacağını öne sürmektedir. Bu yüzden toplumsal hayatın her aşamasında toplumsal cinsiyet kalıp yargılarından uzak bir cinsiyet eşitliği politikası güdülmelidir.

Günümüzde feminist hareketin ele aldığı en önemli ve güncel sorunlardan bir tanesi COVID-19 salgını ve cinsiyetler arası ortaya çıkmış olan eşitsizlik durumudur. COVID-19 salgını ve pandemi süreci tüm toplumları hem fiziksel hem psikolojik hem de sosyolojik olarak olumsuz etkilemiş durumdadır. Ancak pandemi süreçlerinde yaşanan olayların toplumsal boyutlarına feminist bir bakış açısı sunulduğunda şu söylemi yapmak yerinde olacaktır: “Erkeklik Korona’dan daha öldürücüdür”.

Dünya Sağlık Örgütünün 11 Mart 2020’de yaptığı bir açıklamayla COVID-19 hastalığı pandemi olarak ilan edilmiştir. Dünya çapında soğuk algınlığından daha şiddetli hastalıklara kadar değişen solunum yolu rahatsızlıklarına ve çeşitli sebeplerden ölümlere neden olmaktadır. Hükümetler söz konusu virüse karşı çeşitli önlemler almakta ve yer ve zamana göre değişen çeşitli karantina günleri belirlemektedir [2] Alınan bazı önlem ve tedbirlerde veya çözüm olarak sunulan uygulamalarda “tedbirlerin toplumsal cinsiyeti” diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), Türkiye ofisinin liderliğinde gerçekleştirilen “Türkiye’de COVID-19 Etkilerinin Toplumsal Cinsiyet Açısından Değerlendirilmesi” araştırması, pandemi sürecindeki toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gözler önüne sermektedir. Yapılan araştırma sonuçlarına göre, Koronavirüs; toplumsal cinsiyet, yaşadıkları bölge, yaş ve diğer tüm etkenlere bağlı olarak kadın ve erkekleri farklı olarak etkilemektedir. Söz konusu rapor, pandemide esas gelir kaybı yaşayan kadınların eğitimli, orta sınıf kadınlar olduğunu ve en çok ücretsiz izin kullananların da yine kadınlar olduğunu göstermektedir [3].




Grafik 1. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi Türkiye’de COVID-19 Etkilerinin Toplumsal Cinsiyet Açısından Değerlendirilmesi Raporu

Ayrıca pandemi sürecinde, kısa çalışma ödeneğinde ve ücretsiz izinde iş yerinden ilk kadınlar uzaklaştırılmışlardır ve bu durum en az devlet desteği alan, en yüksek gelir kaybına uğrayanların kadınlar olduğunu göstermektedir. Bu durumda pandemi, kadınlar ve kız çocukları için mevcut eşitsizlikleri ve onlara yönelik ayrımcılığı daha da kötüleştirmektedir. Kadınlar adeta “hem pandemi hem de patriyarka ile mücadele” etmek durumunda kalmaktadır[1]. Kendine ait bir oda inşa eden ve kendi ayakları üzerinde duran kadınların, pandemi döneminde uğradığı bu olumsuz durum, bu odanın duvarlarının çatlamasına neden olmuştur.

Diğer yandan kadının “haneyi geçindiren” değil “haneye katkıda bulunan” pozisyonu, onu mutlak görülen “ev işlerinden” ayırmış değildir. Kadın, kamusal alanda çalışsa ve para kazansa dahi, evinin ve çocuklarının bakımının ve sorumluluğunun çoğu yine ona kalmaktadır. Pandemi sürecinde özellikle yoğun sağlık sektöründe çalışan kadınlar, ev işleri ve çocuklarının sorumluluğundan tam olarak feragat etmiş değillerdir. Bu durum, feminist eleştirinin üzerinde durduğu “duygusal emeğin cinsiyet halleri”nin toplumsal düzlemde pandemi öncesi olduğundan iki katıyla belirdiğini göstermektedir. İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü’nün “COVID-19 Salgınının Kadınların Çalışma ve Hane Yaşamı Üzerine Etkileri” raporuna göre kadınlar toplumsal hayatta kendilerine atfedilen “görevler” nedeniyle hane içi sorumluluk paylaşımında da ciddi bir eşitsizliğe maruz kalmaktadır [4]. Aynı şekilde Birleşmiş Milletler’in Kadın Biriminin söz konusu raporu da ev ve bakım işlerini kadınların yüklendiğini bulgulamıştır (bkz. Grafik 2)



Grafik 2. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi Türkiye’de COVID-19 Etkilerinin Toplumsal Cinsiyet Açısından Değerlendirilmesi Raporu

Görülen şu ki, iş yaşamıyla kendine kamusal bir alan inşa eden kadın, pandemiyle özel alanına tekrar dönmektedir. Kamusal alanın bu şekilde elinden kayışı, onu, patriyarkal zincire tekrardan vurmaktadır. Evden çalışan kadınlar için de benzer bir tablo olduğu görülmektedir. Zira feminist hareketin sıklıkla eleştirdiği, ev içi sorumluluklar, çocuk bakımı ve evden sürdürmeye çalıştığı işi ona “çifte vardiya” gömleğini tekrar giydirmektedir. Erkeğin, pandemi sürecinde çevrim içi veya buna benzer yollarla kendi kamusal varlığını idame ettirme çabası ne yazık ki ev içi rollerde ters şekilde işlemektedir (bkz. Grafik 3).



Grafik 3. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi Türkiye’de COVID-19 Etkilerinin Toplumsal Cinsiyet Açısından Değerlendirilmesi Raporu

Söz konusu raporlar kadının toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına sıkışmışlığına ve hanenin ve çocukların bakımını üstlenici rolüne dikkat çekmektedir. Kadının sahip olduğu kendine ait odası, “kadın ve ebeveyn olma” etiketiyle ya boş kalmakta ya da hiç örülememektedir. Bu konuyla ilgili, Oxford Üniversitesi'ndeki George Küresel Sağlık Enstitüsü'nün yeni araştırması, COVID-19 ile ilgili araştırma yazarlığında önemli bir cinsiyet eşitsizliğini bulgulamıştır. BMJ Global Health'de yayınlanan bu araştırma, kadınların, birçok bilimsel alanda, özellikle de ilk ve son yazarlığın en üst düzey pozisyonlarında, araştırma makalelerinin yazarları olarak yetersiz temsil edildiğini ve bugün COVID-19 ile ilgili yayınlarda devam eden bu cinsiyetçi eğilimin sürdüğünü belirtmektedir [5]. Akademik alanda, kaygan patriyarkal zeminde, yürümeye çalışan, bilim insanı diyebileceğimiz kadının, diğer bir deyişle, modern kadının illüzyonunun söndüğüne şahit olmaktayız [6].

Son olarak pandemi sürecinin, karantina döneminde hükümetlerin almış olduğu sokağa çıkma yasaklarından ve çeşitli tedbirlerden, eril zihniyetin faydalandığı da görülmektedir. Özellikle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de pandemi sonrası artan aile içi şiddet, tecavüz, taciz vakalarına ve kadın cinayetlerine medya dolayısıyla hepimiz tanıklık etmekteyiz. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun kadın cinayeti verilerine göre Ağustos ayında toplam 27 kadın cinayeti işlenmiştir [7]. Pandemi sürecinde ülkelerin bu duruma karşı aldığı önlemlerden bazıları şöyledir:

· Kanada’da karantina dönemi boyunca kadın sığınaklarının açık kalacağı belirtilirken 50 milyon dolarlık bir destek paketinin, cinsel şiddet ve diğer toplumsal cinsiyet temelli şiddet gören kadınların kaldığı sığınaklara aktarılacağı açıklanmıştır.

· İtalya’da karantina döneminde, şiddet söz konusu olduğunda savcılar şiddete uğrayan kadının değil, şiddet uygulayanın uzaklaştırılması konusunda karar ve önlemler alacaktır.

· Fransa sığınakların kapasitesinin arttırılmasının yanı sıra, ihtiyaç halinde, otel gibi barınma olanaklarının sağlanmasına karar vermiştir.

· Avustralya, Fransa ve İngiltere’de şiddet gören kadınlara özel olarak ekonomik destek ve hizmet sunumu yapılacaktır.

· İspanya’da kadınlar eczaneleri “Mask-19” kavramı ile şiddet gördüğü yönünde uyarabiliyor ve polisin gelmesini sağlayabileceklerdir.

· İngiltere’de polis, posta işçileri ve dağıtım görevlileri ile işbirliği yaparak, iletişim kurdukları hanelerde tanık oldukları veya şüphelendikleri istismar, şiddet olayları üzerine çalışma programı uygulamaktadır.

· Türkiye’de ise KADES uygulamasıyla, eşinden veya bir başkasından şiddet gören ya da şiddete maruz kalma ihtimali olan kadınlar, akıllı telefonları üzerinden yapacakları ihbarlarda hızlı bir şekilde bu iş için kurulan Kadın Acil Destek İhbar Sistemi’ne ulaşabileceklerdir.

COVID-19 salgını, cinsiyet eşitsizliği konusunun silkelenmesini sağlayıp, patriyarkal sistemin hala ne kadar sağlam işlediğini göstermektedir. Woolf’un sözünü ettiği “Kendine Ait Bir Oda”ya sahip olan kadınların pandemi sürecindeki sorunlarıyla bu odanın duvarları kırılganlaşmaya başlamıştır ve belki de çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Diğer yandan, bu odaya sahip olmayan ancak elinden gelen tüm gayretle bunu inşa etmeye çalışan kadınlar için ise COVID-19 salgını bu durumu güçleştirmişe benziyor görünmektedir. Ancak patriyarkanın işleyişinin kırıldığı, temiz, eşit, barışçıl bir dünya ve her kadının kendine ait bir odasının olması tahayyülü kimilerine göre hala varlığını korumaktadır.

Kaynakça

Virgiana, Woolf, (2017) Kendine Ait Bir Oda. İstanbul: Kırmızıkedi.

[1] Times Higher Education. “Women in science are battling both Covid-19 and the patriarchy.” 15 Mayıs 2020. https://www.timeshighereducation.com/blog/women-science-are-battling-both-covid-19-and-patriarchy#%20

[2] UNFPA, COVID-19: A Gender Lens Technical Brief Protectıng Sexual And Reproductıve Health And Rıghts, And Promotıng Gender Equalıty. March, 2020

[3]https://eca.unwomen.org/en/digital-library/publications/2020/06/the-impact-of-covid19-on-women-and-men-rapid-gender-assessment-of-covid19-implications-in-turkey

[4] ISTANPOL. “Covıd-19 Salgınının Kadınların Çalışma ve Hane Yaşamı Üzerine Etkileri”. Mayıs, 2020.

[5]https://covid19.tabipacademy.com/2020/06/17/women-are-majorly-under-represented-in-covid-19-research-authorship/#:~:text=Women%20are%20under%2Drepresented%20as,in%20publications%20on%20COVID%2D19.

[6] Çatlak Zemin - https://www.catlakzemin.com/korona-gunlerinde-kadinin-toplumda-calisma-hayatinda-ve-evdeki-konumuna-yeniden-bakis/

[7] http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2927/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-agustos-2020-raporu

 

Yazar: Duygu AYDEMİR

120 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör