ETİK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Etik üzerine düşünmek genellikle insan doğasına ilişkin, olumlu veya olumsuz bazı varsayımlarla başlar. Örneğin Hristiyanlığın “ilk günah” kavramı bizim aslında “sürgün” ruhlar olduğumuzun ve özümüzde kötü olduğumuzun kanaatindedir. O halde burada şu önemlidir: “bizi ahlaki eyleme sosyal çevremiz, ailemiz ve hatta hukuki kurallar zorluyor” demektir. Ancak bir çok iyi vicdanlı insan kolluk güçlerinin yaptırımlarından korktuğu için değil, yanlış – kötü bulduğu için doğaya ve onun parçası insana eziyet etmez, zarar vermez.


“Yapmalısın, yapabilirsin demektir” ; etiğin basit bir ilkesidir aslında. Burada seçim şansı olan gizli bir öznenin ahlaki eyleminin hususu söz konusudur.


“Doğru davranış”, “Adalet” gibi kavramları insan kendi kendine bulmak zorundadır demiştir Sokrates. “Kendini bil” , “Erdem bilgidir”, “Kimse bilerek kötülük yapmaz” diyerek, etik ve bilgiyi ayırmamamız gerektiğini vurgulamıştır. Etiğin kurucusu burada “özler” diye bir şeyin olup olmadığı konusunu açmış, kendisinden sonra gelen, etikle ilgilenen çoğu filozofun üzerinde düşünmesini ve tartışmasını sağlamıştır. Ahlakın keşfedilebilir bir şey olabileceğini söyleyen Sokrates’e sormak gerekir o halde; “Bile bile yanlış yollara sapan insanlara ne demek lazım?” ya “İradesi zayıf insanlar?”. “Üstelik ahlak, daha fazla, başkalarıyla ilişkilerimizden ve eylemlerimizin sonunda ortaya çıkan sorumlulukları üstlenmemizi de kapsamıyor mu?”


İnsan haklarını ideal haline getirmeye çalışan toplumlarımız, bizden, başka insanların eşit muamele görme ve özgür olma hakkına, bilhassa da düşünce özgürlüğüne ve refaha kavuşma hakkına saygı duymamızı talep ederler. Meşhur, “özgürlüğün başkasının özgürlüğünün başladığı yerle sınırlıdır” formülü aslında, ötekine gösterilmesi gereken saygıyla ilgili en temel aksiyondur. Bu olmadan barışçıl bir ortamda birlikte yaşamak imkânsızdır. Ahlaki kuralların mutlak suretle vazgeçilmez olduğundan kimse şüphe edemez. Çünkü bu kuralların yokluğunda, herkesin herkesle savaştığı bir ortam ufukta belirecektir. Bununla birlikte, ahlaki kurallar bu tür bir hayatın yeter şartı değildir ve ne kadar kıymetli olurlarsa olsunlar etik ilkelerin, eskiden kurtuluş doktrinlerinin çözüm getirmeye çalıştığı varoluşsal sorunlarla ilgili hiçbir şeyi, evet kesinlikle hiçbir şeyi çözmediğini anlamak gerekir. Bunu anlamak için basit bir örnek verelim; diyelim ki dünyanın her yerinde insan haklarına saygı olsun ve bu saygı harfi harfine uygulanıyor olsun. Artık ne savaş, ne katliam, ne soykırım, ne insanlık suçu, ne ırkçılık, ne yabancı düşmanlığı, ne tecavüz, ne kadına şiddet, ne hırsızlık, ne de ayrımcılık gibi olumsuz eylemler olmazdı. Nihayetinde, mahkemeler veya hapishaneler gibi cezai kurumlar, polis, ordu, bunların hepsi ortadan kalkmaz mıydı? Burada ahlakın etkisiz eleman olmadığını anlamak gerekir. Etik günümüzde sadece insanı kapsayan değildir. Dolayısıyla günümüzde ahlakın ortak yaşam açısından ne derece elzem olduğunu ve aslında ahlakın hayata geçirilmesinden de ne derece uzakta olduğumuzu, böylesine bir şeyin yakınına henüz yaklaşmadığımız gerçeğini bize gösterir. Yine de şuna değinmeden geçmemek gerekir; ahlakın en mükemmel şekilde uygulanışının bile bizi koruyamayacağı şeyler vardır. Örneğin, biz yine yaşlanacağız, güçten düşeceğiz, öleceğimizi bileceğiz, ayrılıklar yaşayacağız, sevdiklerimizin ölümünü göreceğiz, eğitimin amaçları hakkında tereddütler yaşayacağız, hatta gündelik hayatı yavan bulacağız. Yani özetle, bize duygusal hayatı garanti edecek herhangi bir şey yoktur. Ahlak, bir insanı ne aldatılmaktan ne de terk edilmekten koruyabilir.


Burada Hume’un “radikal şüpheciliği” akla gelebilir. Çünkü Hume, “ahlaki yargılar ampirik yargılar gibi olamaz” demiştir. Mesela bir kurbanın kanını görebilir ve yardım çığlıklarını duyabiliriz ama gerçekte öldürülmesinin yanlışlığını göremeyiz. “Cinayet yanlıştır”, “Çimler yeşildir” demekle aynı şey değildir. Dilbilgisi bakımından benzer görülseler bile aynı şey değildir. Dolayısıyla ahlaki yargılar bir muammadır. Ampirik ya da mantıklı bilgi kategorilerine uymazlar. Kısaca Hume’un “Aklın, ahlaki hakikatler için temel oluşturabileceğini savunan Platon ve Kant filozoflar gibi düşünmediğini” görmekteyiz. Ona göre ahlaki yargılar psikolojiktir. Yani “Cinayet yanlıştır” diyen biri aslında sadece “Ben cinayete karşıyım” demektedir.


Kant’tan sonra “Kant etiği” ile tartışmak felsefi etiğin önemli bir uğraşı olmuştur. Mesela Schiller, Kant’ın ahlak yasasını konumlanış tarzındaki “sertlik”i eleştirir ve bu yasanın “despotluk”unun korku verici olduğunu söyler. Schiller’e göre, insanın kendi kendine koyduğu akıl yasasına bağlılığı öylesine sert bir bağlılığa dönüşebilir ki, ahlaksal özgürlük, insanın kendi kendisini mahkûm ettiği görkemli bir köleliğe dönüşebilir. Schiller, Hegel’den etkilenerek, Kant’ın formalizminin, ahlaksal yaşamın çok açık –seçik fenomenlerinden büyük bölümünü göremediğini ve bu fenomenleri açıklamaktan uzak olduğunu söyler.


Spinoza’ya baktığımızda, “belirlenimci etik” bir anlayış görmekteyiz. O, tüm felsefesini belirlenimci bir anlayışla kurmuştur. Ancak aynı zamanda ahlaksal özgürlüğe de yönelimi vardır. Spinoza’da “özgür olma”, sadece, insanın eylemini kendi özel doğasının zorunluluğu altında dışlaştırması gibi bir özellikten başka bir şey değildir.


Kant’tan etkilenen Schopenhauer, tek tek bireylerin istençlerinin tamamen belirlenmiş olduğunu söyler. Özgürlüğün ancak bir “kendinde istenç” içinde, yani fenomenler dünyasının bir bölümü olmayan bir şey içinde yer bulabileceğini söyler. Ona göre; her birey, hatta en önemsiz olanlar bile, her ben, içeriden bakıldığında her şeydir; buna karşılık dışarıdan bakıldığında bir hiç veya herhalde hiçe yakın bir şeydir. Bu sebepten ötürü her bir kimsenin zorunlu olarak kendi gözünde ne olduğu ile başkalarının gözünde ne olduğu arasındaki büyük ayırım, dolayısıyla herkesin herkes karşısındaki takındığı bencillik buna dayanır. Bu “bencillik” yüzünden de hepimizin temel hatası birbirine karşı “o ben değilim” diye bakmasıdır.


Özgür eylem düşüncesine dayanan “özgürlük etiği” ise sadece belirlenimci bir etik temeline dayanan görüşü yadsıyan bir yorum getirmekle kalmaz, özgür eylemin ancak insani bir tasarım ürünü olabilen bir ahlaksal ilkeye göre davranıldığı yerde ortaya çıktığını söyler. Özgür eylem düşüncesi, oldukça etkili bir biçimde özellikle Fichte’nin idealizminde ortaya çıkar. “Ben” bilincinin yani kendisini evrenin merkezine koyan insanın, bu bilinci ahlaksal eylemin koşulu kılabileceği sürece özgürdür.


Günümüzde özgürlük etiğine en iyi örnek “varoluşçu felsefe”dir. Öyle ki, ahlaklılığın ölçütü “kendi – olmaktır”. Kendi – olan veya “ekzistens” haline gelmiş olan insan, kendini gerçekleştiren insandır. Özgürlük kendini gerçekleştirmektir. Bu eylemsel talebi, varoluşçu felsefenin bir temsilcisi olan M.Heidegger’in “Varlık ve Zaman” adlı yapıtında öne sürdüğünü görmekteyiz. Heidegger’in “Varlık ve Zaman”ında etik ile doğrudan ilişkili olmayan tek bir satır bile yoktur. O, ayrıntılı bir “Dasein” çözümlemesini ontolojik temelde yapmıştır. Dasein’ın çözümlenmesini ontolojik bir temelden soyutlandığı vakit bu analizin etik bir yorumu verilebilir. Dolayısıyla temelde insanın fenomenolojisini ve insana dair böyle bir betimlemenin etik ile ilişkisini kurmak son derece mümkündür. Üstelik her ne kadar Onun ontolojik bir tabanda açıkladıkları, bizzat Heidegger tarafından gizlenmiş bir etik olsa da.


Bir başka varoluşçu filozof J.P. Sartre, her bireyin eşitsizliğine ve dolayısıyla da “insan doğası” diye bir genelleme yapılamayacağına inanmıştır. Bu da demektir ki, amaç sahibi (Aristoteles), rasyonel (Kant), acı – haz organizması (Bentham) ya da başka bir “insan doğası” tanımından hareketle ulaşılamazdı ahlak felsefesine. Sartre’a göre “Korkak”sak bu “korkak” olmayı seçtiğimizdendir. Bu “özgürlüğü” inkâr edenler, Ona göre “Otantik olmayan” korkaklar ve “namussuz” kişilerdir. Ahlak rehberi veya akıl hocası olanlar ve arayanlarda aynı şekilde sersem ve namussuzdurlar. Öte yandan toplumun kendisi, kural olarak sürekli kişisel özgürlüğümüzü kısıtlayıp bizi “iyi yurttaşlara” dönüştürmek ister.


Ahlaki bir varlık olan insanın kendisine ilişkin anlayışını radikal bir biçimde değiştiren kişi ise S. Freud olmuştur. Freud’a kadar çoğu ahlak felsefecisi, insan zihninin “incelemeye açık” olduğunu farz ediyordu. Yani düşünce süreçlerimizin daima kendi kontrolümüzde olduğu ve tercihlerimizin “kendi” tercihlerimiz olduğu varsayımıyla yola çıkıyorlardı. Oysa Freud bunu değiştirmiştir. Ona göre, bilinç dışımız içgüdüsel arzularımızın tatmin edilmesi için bize güçlü bir baskı uygular ve “Süper – Ego”da ısrarla “Ego”ya bunları reddetmesini telkin eder. Süper – Ego, “vicdan” gibidir. Freud’un “İd, Ego ve Süper – Ego”lu üçlü insan doğası çok fazla eleştirilse de, kültürel etkisi müthiş boyutlara ulaşmıştır. Çünkü Freud, bireyin “bilinç dışı” arzularıyla, uygarlığın sansürleyici ve dizginleyici güçleri arasında yaşanacak sürekli ve kaçınılmaz çatışmayı çok iyi vurgulamıştır.


II. Dünya Savaşında uygar bir Batı Ulusunun milyonlarca masum sivili etkin ve “rasyonel” endüstriyel yöntemlerle katletmesi, insan potansiyeline ve etik ilerlemeye ilişkin inanç erozyonunu artırmıştır. Savaşın en netleştirdiği şey; bunca insan ızdırabının planlanmasında ve yaratılışında “aklın” oynadığı roldü. İşte tam da bu noktada Postmodern bir düşünür olarak kabul edilen J. Derrida; “İnsanın kendi kendine çektirdiği bunca ızdırap kısmen ‘akla’ tapmaktan kaynaklanıyor” demiştir.


Artık daha iyi anlıyoruz ki, geçmişteki ahlak felsefecileri kendi yerel dil oyunlarıyla oynamaktan öte pek bir şey yapmamışlardır. Aslında bu çıkarım yani ahlaka şüpheyle yaklaşmak, çok önceden M.Ö. 5.yüzyıl Atina’sında karşımıza çıkmıştı. Sofist düşünür Protagoras’ da, “İnsan her şeyin ölçüsüdür” diyerek şüpheci bir etik sergilemişti. Ama tabii bunu insan aklını temele alarak yaklaşması günümüz etik anlayışına uymamaktadır.


Postmodernizm ve etik deyince F. Nietzsche’nin ismini anmadan geçmek elbette mümkün değildir. Çünkü postmodern düşüncenin köklerine baktığımızda F. Nietzsche ve Onun “metafizik”e yaptığı adeta yıldırım harekatı görülecektir. Çünkü O, tüm değerler üzerinde bir değerlendirme yapmayı denemiştir. “Merhamet”e ve “kitle ethos”una dayalı Hristiyan ahlakını bozulmaya (decadence) yüz tutmuş bir avam ahlakı olarak görmüştür.


Günümüz dünyasındaki tüketime yönelik imajlardan oluşan sürekli bir “temaşa” bireyleri kontrol ve adeta hipnotizma altına almış, “Kapitalizm’in Ahlakı”nı kabullenmişlerdir. Yani bireysel ahlakın nihayetinde yitip gittiği, tek seçimin, tüketicilerin ürünler arasındaki seçimi olacak durumu söz konusudur. Dolayısıyla “kişisel ahlak”ımızın nasıl da politik olduğunu ve inançlarımızın ne kadarlık bir kısmının gerçekten bize ait olduğunun vurgulanması gerekir. İşte bu noktada Nietzsche’nin “ Ahlakın Soykütüğü Üstüne ” adlı yapıtında karşımıza çıkan “sürü insanı” ve “sürüye karşı üstün insan” tanımlamaları akla gelmektedir.


A. Gramsci, yeni politik veya ahlaki fikirler geliştirmek bakımından ne kadar az bir özgürlüğümüzün olduğunu anlamamız için bizi “hegemonya” gibi analitik bir terimle tanıştırmıştır. Gramsci, ezilen, sıradan insanların bu durumlarına rıza göstermelerini sağlamada ( okul, kilise, medya, aile v.b ) ideolojik üst yapıların hayati önemi olduğuna vurgu yaparak, kontrol altında tutulduğumuzu, “kişisel ahlak” olabilecek her türlü eylemin ortadan kalktığının altını çizmiştir.


T. Adorno gibi Z. Bauman’da, “ilerleme” ve “akla” safça inanan hükümetlerin dayattığı mutlak düzen savunusundan hiç haz etmemişlerdir. İnsanın ahlaki açıdan belirsiz olduğunu, ahlaki fenomenlerin doğaları gereği irrasyonel olduğunu, çözümsüz her tikel durumun dayattığı ahlak sorunlarıyla baş etmenin bireye düştüğünü, ahlakın etik bir kod altında evrenselleştirilemeyeceğini, insan benliğinin ilk gerçekliğinin ahlaki sorumluluk olduğunu kabul ederek, postmodern bir etiğin önünü açmaya “Postmodern Etik” kitabında girişmiştir. Bauman, “yasa”, “toplum”, “gelenek” kılığındaki bekçilerin ahlakın kaynağı ve koruyucu olmaları şöyle dursun, ahlaki benliği de kuruttuğunu belirtmiştir.


Postmodern etik açısından baktığımızda, daha önce felsefe tarihinde etik açıklamalarda bulunan filozoflar yanılmışlardır. Çünkü nesnel “yerel ötesi” ahlaki bir gerçeklik yoktur. Bu da bizi etik karmaşanın ve belirsizliğin yükselmesine götürecektir. O halde postmodern dünya daha fazla ahlaki özgürlük ve sorumluluk getirecektir. Sürekli kendimizi tartmamız gerekecek ve ahlaki bilişimizi keskinleştirmemiş ahlaki farklılıkların çoğalmasına yol açacak, ahlaki meselelere ilişkin belirsizlikler ortaya çıkaracak belki de yeni riskler ortaya çıkaracaktır. Ancak bazı filozofların aksine Bauman, burada bizi avantajlı konumda gösterir. Çünkü Ona göre, kişisel ve ahlaki özgürlük pek çok tarafa yönelebilir. Mesela sürekli etik tartışmalarla hemhal, açık, hoşgörülü bir toplum bizi bekliyor olabilir.


Bauman’ın çizdiği postmodern etik aslında karşımıza “hoşgörü” kavramını çıkartmaktadır. Hoşgörünün gerekliliği sürekli vurgulanmadıkça ve farklılıkları kucaklayıp, değerli saymadıkça, her türlü “monolojik” kesinlemeyi reddeden hoşgörü toplumu yaratılmadıkça bu argümanın başarılı olması söz konusu değildir. Bu da J. Rawls’un “sosyal adalet” kavramının içini doldurarak gerçekleşecektir.


Nihayetinde yapılması gereken şey aslında yeni bir vatandaşlık kavramını geliştirmek ve uygulamak olmalıdır. Özel olsun, kamusal olsun her iki alanda da geleneksel etiğin (insan merkezli etiğin), değer yargılarının da üstünde bir etik inşa etmek zorundayız. Buna “çevresel etik”, “hayvan hakları”, “LGBT hakları” sadece birer örnektir. Bu örnekler elbette günümüzde sıkça gündeme gelip tartışılmaktadır. Ama hala ne yazık ki birçok eksikle yüz yüze bırakılmışlardır. Postmodern etiğin içini doldurmadıkça, asırlardır dini ve siyasi kesinlik peşinden koşan, milyonlarca insanın hayatına mal olan bir etik anlayışı içinde, ahlaki kesinlik anlayışı içinde var olma mücadelesi vermeye aksi takdirde devam edeceğiz.


KAYNAKÇA

Bauman, Z. ( 2016 ), Postmodern Etik ( A. Türker: Çev. ). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Ferry, L. ( 2009 ), Gençler İçin Batı Felsefesi ( D. Çetinkasap: Çev. ). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Fleischer, M. ( 2003 ), 20. Yüzyıl Filozofları ( A. Kanat: Çev. ). İzmir: İlya Yayıncılık.

Heidegger, M. ( 2018 ), Varlık ve Zaman ( K.H. Ökten ). İstanbul: Alfa Yayıncılık.

Nietzsche, F. ( 2015 ), Ahlakın Soykütüğü Üstüne ( A. İnam: Çev. ). İstanbul: Say Yayıncılık.

Robinson, D. ; Garratt, C. ( 2011 ), Etik ( B. Dağıstanlı: Çev. ). İstanbul: NTV Yayıncılık.

Sartre, J. P. ( 2009 ), Varlık ve Hiçlik ( T. Ilgaz; G. Çankaya Eksen: Çev. ) İstanbul: İthaki Yayınları.

Schopenhauer, A. ( 2009 ), Hukuk, Ahlak ve Siyaset Üzerine ( A. Aydoğan: Çev.). İstanbul: Say Yayınları.


#etik #postmodern

 

Yazar: DUYGU ALTUNBAŞ

653 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör