AGE OF UPRISING (The Legend of Micheal Kolhaals – 2013)



Öncelikle bu filmi, yıl içerisinde bir ödev hazırlamak için izlemiştim. “Adalet” konulu bir ödev için izlenebilecek en güzel filmlerden biri olduğunu düşünüyorum. Ayrıca dönem filmi olması bakımından bize o dönemin, adalet kavrayışı ve sosyolojik özellikleri hakkında bilgi vererek; günümüzdeki modern dünyanın adalet kavrayışıyla karşılaştırma fırsatı da veriyor.

   Bu yazımda öncelikle film hakkında kısa bilgiler verip, ardından filmde işlenen felsefi bir problem olan “adalet”i ele alıp tartışmaya çalışacağım.

Başlayalım...

                 Film, Heinrich von Kleist’in aynı adlı romanından uyarlanmış olup; Arnould Des Pailliéres tarafından 2013 yılında çekilmiş, Almanya-Fransa ortak yapımı olan bir eserdir. Aynı zamanda Cannes Film Festivalinde yarışmış, 1 ödül kazanmış, birçok ödüle de aday olmuştur. 

                Yönetmen, teknik açıdan dönemin sosyolojik, kültürel, ekonomik, siyasal ve etik ilişkilerini yansıtmada başarılı olmuş. Dönemin ruhunu ve işlediği problemi, realist bir şekilde bize aktarmıştır. Ayrıca filmde müziklerin aşırıya kaçmaması da duyguyu seyirciye geçirmede etkili olmuştur. 

            Filmin konusuna gelirsek; 16.yy’da yaşayan bir at tüccarının, başından geçenlere şahit oluyoruz. At tüccarı olan Micheal, uşağı ile birlikte bir iş gezisine çıkar. Üzerinden geçmesi gereken ve ücretli olan bu yolda baronun adamlarıyla anlaşamaz ve adamlar Micheal’ın atlarını yaralayarak onlara el koyar ve uşağını da hırpalarlar. Yaşananlardan sonra Micheal, dönemin mevcut otoritelerinden adaleti talep eder. Bu talep bir kere yapılmaz, birkaç deneme sonucunda beklediği adaletin gelmemesiyle birlikte birde son çare olarak prensese yalvarmak için gitmek isteyen karısını da gönderir. Ancak karısı eve ağır yaralı olarak gelir ve evde ise yaşamını kaybeder. Micheal, adaletin olmadığı bu yerde, kendi adaletini yaşatmak için bilendiği intikam hırsını da yanına alarak yola çıkar. Arkadaşlarıyla birlikte birçok insanın canını alır ve huzur bozar. Bu arada dindar bir adam olan Micheal’ın, yaptığı tüm eylemlerinde kendi iç hesaplaşmasının da film boyunca sürdüğünü belirtmek isterim. Ve sonunda yola çıktığı bu adalet arayışında talep ettiği adalet ona verilir (atlarının sağlıklı bir şekilde iade edilmesi, baronun iki yıl hapsi ve ölümlere karşılık verilen bir miktar para), ancak yaşattığı durumların cezasını da trajik bir şekilde canıyla öder.

                Filmi izlerken doğal olarak bir sorgulama içerisine giriyorsunuz. Yapılan haksızlığa karşılık verilen etki ve tepkinin ne kadar doğru olup olmadığının tartışmasını ve ayrıca dönemin feodal yapısının adalet anlayışını da sürekli sorguluyorsunuz.

             Böyle bir durumu değerlendirmeye girişmeden önce aslında “adaletin ne olduğu” sorusundan yola çıkmamızın daha mantıklı olduğunu düşünüyorum. Böylece adaleti sorgulayıp film için sağlıklı bir yorumda bulunabiliriz. 

                Peki , nedir bu “hak ve adalet” ? 

           Hak, kişiye doğuştan gelen bir paydır. Adalet, bu payı sağlama sorumluluğundadır. Adil olmak, haksızlığa karşı adaleti talep etmek kişinin en büyük hakkıdır. 

            Adalet kavramı insanlık varolduğu müddetçe olacak, maddi ve manevi her türlü eylemde kendini gösterecek olan, insandan, zihninden ve onun taleplerinden, asla ayrılmayacak olan bir erdemdir. Bu sebeple adaletin sağlanmadığı bir yerde bile, adalet umudu daima varolacaktır. “Adalet bir erdemdir” dedikten sonra aklımıza, Aristoteles’in ahlak felsefesine getirebiliriz. Aristoteles, adaleti erdemlerin erdemi olarak tanımlamış ve adaletin olduğu yerde diğer erdemlerin, toplumsal refahın ve birlikteliğin kolayca sağlanabileceğini savunmuştur. 

            Bu düşünce ile filme bakacak olursak; o dönemin adalet sistemi, kişilerin statüsüne göre hareket etmeseydi, kuşkusuz daha farklı bir hikaye ortaya çıkardı. Çünkü, dönemin adalet anlayışının eksikliği sebebiyle Micheal’ın kendi değerlerinden vazgeçerek, adil davranış olarak benimsediği, intikam ve öldürme arzusu devreye girdikten sonra, kazanç olarak gördüğü birçok şeyin kayıp olarak ona geri döndüğünü görüyoruz. 

               Aristoteles'in öğretilerine göre o döneme son bir eleştiri yapacak olursak; statünün artışıyla birlikte azalan bir erdemliliğin olduğunu görüyoruz. Çünkü Aristoteles’e göre, adaletli olması gereken önemli kişilerin; devlet adamları, yargıçlar ve çiftçiler olması gerekir. Adaletli bir şekilde işlerini yürüttükleri taktirde toplumun refahının daim olacağını belirtir. Bu durumda aslında statünün artması, toplumsal sorumluluğun da doğru orantılı olarak artmasına ve toplumsal belirleyicilik rolü olan kişiler bazında ele aldığımızda “erdemli olma ve bu şekilde davranmanın” toplumdaki kişiler için ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. 

            Adalet, adil olan yasalarıyla birlikte uygulandığı bir devlette; refah seviyesi yükselir, toplumsal bilinç artar ve devlet ayakta kalır. Bunun bilincinde olup, adaletin tüm dünyada hakkıyla yaşanması ümidiyle... 


Resim:http://www.beyazperde.com/filmler/film-197189/


#film #analysis #inceleme

 

Yazar: Elif BOZKURT

4 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör